Haklı Olduğunuzu Kanıtlayan Delilleri Neden Her Yerde Görüyorsunuz?

Çelişkili kanıtlar arasından yalnızca kendi görüşünü destekleyen parçaları seçen bir insanı gösteren karanlık ve sinematik psikoloji görseli.

Bir konuda karar verdikten sonra internette araştırma yaptığınızı düşünün.

Bir arkadaşınızın güvenilmez olduğuna kanaat getirmişsinizdir. Sonra onun söylediği küçük bir yalanı hatırlarsınız. Bir başka gün verdiği sözü tutmadığını fark edersiniz. Başka bir olayda size karşı soğuk davranmıştır.

Parçalar yerine oturmaya başlar.

“Ben zaten biliyordum.”

Fakat aynı kişi başka bir gün size gerçekten yardımcı olmuşsa? Size verdiği bir sözü tuttuysa? Hakkında olumlu konuşan birkaç kişi varsa?

Bunlar zihninizde aynı ağırlığa sahip olmayabilir.

Çünkü bir kez belirli bir açıklamaya bağlandığımızda, dünyaya yalnızca bakmayız. Dünyadan neyin önemli olduğunu seçmeye de başlarız.

Psikolojide onaylama yanlılığı olarak bilinen bu eğilim, kişinin mevcut inançlarını, beklentilerini veya hipotezlerini destekleyen kanıtları arama ve yorumlama biçiminde ortaya çıkabilir. Raymond Nickerson’ın kapsamlı incelemesi, bu eğilimin farklı biçimlerde görülebildiğini ve yalnızca belirli bir düşünce alanına özgü olmadığını ortaya koyan literatürü bir araya getirir.

Daha rahatsız edici tarafı ise şu:

Bazen gerçeği aradığımızı düşünürken, yalnızca kendi hikâyemizi güçlendirecek parçaları topluyor olabiliriz.

Zihniniz kanıt aramıyor olabilir

Onaylama yanlılığını anlamanın en kolay yolu, onu “insanların yalnızca kendi fikirlerini destekleyen şeylere inanması” şeklinde düşünmemektir.

Mekanizma daha inceliklidir.

Bir düşünceniz vardır.

Ardından bu düşünceyi destekleyen bir bilgiyle karşılaşırsınız. Bilgi güvenilir görünür. Dikkatinizi çeker. Hafızanızda yer eder.

Sonra karşıt bir bilgi gelir.

Bu kez zihniniz farklı sorular sormaya başlayabilir:

“Bunun kaynağı güvenilir mi?”

“Bu kişinin başka bir amacı olabilir mi?”

“Bu araştırmanın yöntemi gerçekten sağlam mı?”

“Bunun istisna olma ihtimali yok mu?”

Bu soruların kendisi kötü değildir. Tam tersine, eleştirel düşünmenin parçasıdır.

Sorun, aynı sorgulama standardının iki tarafa uygulanmamasıdır.

Kendi görüşümüzü destekleyen bilgiye daha kolay geçer not verirken karşıt bilgiyi daha ağır bir incelemeden geçiriyorsak, araştırma yapıyor gibi görünürken sonucu baştan belirlemiş olabiliriz.

Bu yüzden onaylama yanlılığı her zaman “yanlış bilgiye inanmak” anlamına gelmez.

Bazen doğru bilgileri bile tek taraflı biçimde kullanmak anlamına gelir.

Bir fikrin etrafına görünmez bir filtre örülüyor

Bir insanın zihninde herhangi bir konuda başlangıçta nötr bir alan bulunmayabilir.

Bir kanaat, deneyim, korku, beklenti veya önceki bilgi devreye girdiğinde yeni veriler artık boş bir zemine düşmez.

Bir çerçeve vardır.

Örneğin yeni bir işe başladığınızı ve yöneticinizin sizi sevmediğini düşündüğünüzü varsayalım.

Sabah toplantısında size kısa cevap verdi.

“Benden hoşlanmıyor.”

Öğleden sonra başka bir çalışana gülümsedi.

“Gördün mü?”

Akşam size bir görev gönderdi.

“Bana özellikle yükleniyor.”

Ertesi gün başka bir çalışanla toplantı yaptı.

“Onu benden daha çok önemsiyor.”

Fakat aynı yönetici sizi takdir ettiğinde ne olur?

“Muhtemelen formalite icabı.”

Size yardım ettiğinde?

“Bir çıkarı vardır.”

Sizi eleştirmediğinde?

“Bu kez bir şey söylemedi.”

Aynı olaylar başka bir başlangıç varsayımıyla bambaşka okunabilir.

“Yöneticim yoğun ama bana karşı normal davranıyor.”

Bu kez kısa cevaplar kişisel algılanmaz. Yardım, yardım olarak görülür. Eleştiri profesyonel bir geri bildirim olabilir.

Değişen yalnızca olaylar değildir.

Olaylara verilen anlam değişir.

En tehlikeli bölüm: Karşı kanıtı yok etmek

Onaylama yanlılığının güçlü taraflarından biri, karşıt bilgiyi mutlaka görmezden gelmek zorunda olmamasıdır.

Onu görüp etkisizleştirebiliriz.

Bir insan hakkında kötü düşündüğünüzü varsayalım.

Onun iyi bir davranışını görüyorsunuz.

“Normalde böyle yapmaz ama bu kez iyi davrandı.”

Böylece bilgi kaybolmaz. Fakat anlamı değişir.

Aynı süreç ters yönde de çalışabilir.

Birini çok seviyorsanız ve o kişi ciddi bir hata yaparsa:

“Bir nedeni vardır.”

“Normalde böyle biri değildir.”

“Muhtemelen yanlış anlaşılmıştır.”

Burada insan zihni çok ilginç bir iş yapar.

Karşı kanıtı silmez.

Onu mevcut hikâyenin içine yerleştirir.

Bu nedenle yalnızca “bilgiye erişmek” düşünceyi otomatik olarak düzeltmez. Bilginin nasıl yorumlandığı da önemlidir.

2-4-6 deneyi neden hâlâ önemli?

Onaylama yanlılığının klasik örneklerinden biri Peter Wason’ın 1960’larda kullandığı sayı dizisi görevidir.

Katılımcılara 2-4-6 dizisinin belirli bir kurala uyduğu söylenir. Görevleri, bu kuralın ne olduğunu bulmaktır. Katılımcılar yeni sayı üçlüleri önerir ve bunların kurala uyup uymadığını öğrenir.

İnsanların önemli bir bölümü başlangıçta “2-4-6 gibi artan çift sayılar” türünden daha özel kurallar varsaymaya eğilim gösterdi. Ardından hipotezlerini yanlışlayabilecek örnekler yerine onu doğrulayabilecek yeni örnekler üretmek daha cazip geldi. Wason’ın çalışması, hipotezi çürütmeye çalışmak yerine onu doğrulayan örnekleri arama eğiliminin klasik bir inceleme alanı haline geldi.

Buradaki asıl ders matematikle ilgili değildir.

Bir fikriniz olduğunda kendinize şu soruyu sormak kolaydır:

“Bunu destekleyen başka ne var?”

Daha zor soru ise şudur:

“Bu fikrin yanlış olduğunu gösterecek ne aramalıyım?”

İki soru birbirine benzemez.

İlki kanıt toplamaya yarar.

İkincisi kendi hipotezinizi tehlikeye atar.

Hepimiz aynı kanıta bakıp farklı şeyler görebiliriz

Mesele yalnızca bireysel kararlarla sınırlı kalmaz.

Bir grup insan aynı veriye bakabilir ve tamamen farklı sonuçlara ulaşabilir.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri Charles Lord, Lee Ross ve Mark Lepper’ın 1979 tarihli çalışmasıdır. Araştırmada idam cezasının caydırıcılığı konusunda farklı görüşlere sahip katılımcılar, mevcut görüşlerini destekleyen ve ona karşı çıkan araştırma sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Katılımcılar, kendi görüşlerini destekleyen sonuçları daha ikna edici ve daha güçlü bulma eğilimi gösterdi; bunun sonucunda görüşler arasındaki ayrışma azalmak yerine artabildi.

Burada rahatsız edici bir ayrıntı var.

Aynı bilgi, farklı insanlar için aynı bilgi olmaktan çıkabiliyor.

Çünkü bilgi zihne tek başına girmez.

İnançlarla birlikte girer.

Ön kabullerle karşılaşır.

Kimliklerle temas eder.

Ve bazen kişinin “Ben bu konuda yanılıyor olabilirim” deme isteği, sahip olduğu düşüncenin kendisi kadar önem kazanır.

Sosyal medya bu mekanizmayı neden bu kadar görünür hale getiriyor?

Bir zamanlar bir konuda farklı görüşleri bulmak için çaba göstermek gerekebilirdi.

Şimdi bunun tersi de mümkün.

Bir görüşe ilgi gösterdiğinizde benzer içerikler karşınıza çıkmaya devam edebilir. Aynı iddiayı savunan farklı insanlar, benzer videolar, benzer yorumlar ve benzer haber anlatıları art arda görülebilir.

Bir süre sonra sayı artar.

“Bunu herkes söylüyor.”

Fakat burada kritik bir ayrım vardır:

Bir düşünceyle ne kadar sık karşılaşmanız, onun ne kadar doğru olduğunu tek başına göstermez.

Daha fazla tekrar, tanıdıklık hissini artırabilir. Tanıdıklık ise bazen doğruluk hissiyle karışabilir.

Bunun üzerine insanın kendi seçimi de eklenir.

Beğendiğiniz içeriği daha uzun izlersiniz.

Katıldığınız görüşleri paylaşmaya daha yatkın olursunuz.

Karşıt görüşü görünce daha hızlı geçebilirsiniz.

Böylece ortaya yalnızca size bilgi sunan bir çevre değil, sizin davranışlarınızla da şekillenen bir bilgi ortamı çıkar.

Ve bir süre sonra insan şu yanılgıya düşebilir:

“Benim gördüğüm her şey bunu doğruluyor.”

Oysa daha doğru soru şudur:

Ben başka neyi görmüyorum?

Algoritmadan önce insan gelir

Bütün suçu sosyal medyaya veya algoritmalara yüklemek kolaydır.

Ama mekanizma onlardan daha eskidir.

İnsanlar internetsiz çağlarda da kendi görüşlerini destekleyen kişileri dinliyor, karşıt görüşlerden uzak duruyor ve aynı olayları farklı biçimlerde yorumluyordu.

Teknoloji bu eğilimleri büyütebilir, hızlandırabilir veya görünür hale getirebilir.

Fakat başlangıç noktası insan zihnidir.

Bu ayrım önemli.

Çünkü aksi halde problem dışarıya taşınır:

“Beni algoritma manipüle ediyor.”

Belki.

Ama başka bir soru daha vardır:

Algoritmanın size ne göstereceğini belirleyen davranışların bir bölümünü siz seçiyor olabilir misiniz?

Onaylama yanlılığı her zaman aptallık belirtisi değildir

Bu konuda kolayca yapılan bir hata daha var.

Onaylama yanlılığını yalnızca “başkalarının yaptığı bilişsel hata” olarak görmek.

Oysa zeki, eğitimli ve belirli bir konuda uzmanlaşmış insanlar da mevcut görüşlerini savunurken seçici değerlendirmeler yapabilir.

Bunun nedeni insanın her durumda bütün kanıtları tarafsız biçimde değerlendirecek zamanı, enerjisi veya bilgisi olmamasıdır.

Her düşünceyi sıfırdan incelemek mümkün değildir.

Zihnin kestirmelere ihtiyacı vardır.

Sorun, bu kestirmelerin fark edilmeden kararın kendisine dönüşmesidir.

Bu nedenle mesele “Ben önyargılı mıyım?” sorusundan daha inceliklidir.

Daha kullanışlı soru şudur:

“Benim inancımı değiştirebilecek hangi kanıtı kabul etmeye hazırım?”

Eğer bu soruya hiçbir cevap veremiyorsanız, ortada araştırılması gereken bir problem vardır.

Bazen kanıt değil, kimlik savunulur

Bazı düşünceler zamanla kişinin kimliğine bağlanır.

“Ben böyle düşünen biriyim.”

“Ben buna inananlardanım.”

“Ben bu insanları tanırım.”

“Ben bu konuda yıllardır araştırma yapıyorum.”

Bu noktadan sonra bir fikri değiştirmek yalnızca bir fikri değiştirmek gibi hissettirmeyebilir.

Kişi kendini de değiştirmek zorundaymış gibi hissedebilir.

Bu nedenle karşıt kanıt artık yalnızca bir bilgi değildir.

Bir tehdit gibi algılanabilir.

Ve tehdit hissedildiğinde insan daha dikkatli düşünmek yerine kendi pozisyonunu daha güçlü savunabilir.

İşte manipülasyon açısından kritik eşiklerden biri burasıdır.

Birini doğrudan kandırmanız gerekmez.

Onun zaten sahip olduğu inancı besleyen parçaları sürekli önüne koymanız yeterli olabilir.

Manipülatörün işi her zaman yalan söylemek değildir

Manipülasyon dendiğinde akla çoğu zaman sahte bilgi gelir.

Oysa daha sofistike bir yöntem vardır:

Doğru bilgileri seçerek yanlış bir bütünlük duygusu yaratmak.

Bir olayın yalnızca gerçek olan bölümünü göstermek.

Bir araştırmanın yalnızca işinize yarayan sonucunu öne çıkarmak.

Karşıt veriyi tamamen saklamadan, önemsizleştirmek.

Bir kişinin gerçek bir hatasını sürekli göstermek ve olumlu davranışlarını görünmez kılmak.

Burada kullanılan malzemenin tamamı doğru olabilir.

Fakat seçimin kendisi yönlendirici olabilir.

Bu nedenle manipülasyonu fark etmek için yalnızca “Bu bilgi doğru mu?” diye sormak yetmez.

Şunları da sormak gerekir:

  • Bu bilgi neden özellikle bana gösteriliyor?
  • Hangi bilgi bunun yanında yok?
  • Aynı olayın başka bir açıklaması olabilir mi?
  • Karşıt kanıt aynı titizlikle değerlendiriliyor mu?
  • Bu anlatı beni düşünmeye mi, yoksa yalnızca belirli bir sonuca mı götürüyor?
  • Bu iddia yanlış olsaydı bunu nasıl anlayabilirdim?

Son soru özellikle değerlidir.

Çünkü gerçekten test edilemeyen bir düşünce, kendisini her koşulda doğrulayacak şekilde kurulmuş olabilir.

Kendi fikrinizi çürütmeye çalışın

Onaylama yanlılığıyla mücadelede en basit zihinsel frenlerden biri, araştırma yönünü tersine çevirmektir.

Bir konuda güçlü bir kanaatiniz varsa yalnızca destekleyici bilgi aramayın.

Bilinçli olarak karşı kanıt arayın.

Ama burada da bir tuzak var.

Karşı görüşün en kötü, en saçma veya en bilgisiz temsilcisini bulup “İşte bunların düşüncesi bu” demek gerçek bir sınama değildir.

Daha güçlü olan karşı argümanı bulmak gerekir.

Kendi düşüncenizi savunan biriyle konuştuğunuzda nasıl ikna olacağınızı düşünün. Sonra aynı standardı size karşı olan düşünceye uygulayın.

Bu kolay değildir.

Çünkü insan zihni yalnızca doğruyu bulmak istemez.

Bazen haklı çıkmak da ister.

“Ben yanılıyor olabilirim” cümlesi neden bu kadar güçlü?

Bir görüşü savunmakla o görüşe kilitlenmek arasında önemli bir fark vardır.

“Benim görüşüm bu” demek başka şeydir.

“Bunun aksini gösteren hiçbir kanıt olamaz” demek başka.

İlkinde düşünce vardır.

İkincisinde düşüncenin etrafına zırh örülmeye başlanır.

Bilimsel düşüncenin güçlü taraflarından biri de burada ortaya çıkar: Bir açıklama, yeni kanıtlarla değiştirilebilir.

Bu, her karşı iddianın doğru kabul edilmesi gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine.

Karşıt iddianın da kanıt gerektirdiği anlamına gelir.

Açık fikirli olmak, her düşünceye eşit ağırlık vermek değildir. Kanıtın niteliğini değerlendirebilmek ve gerektiğinde kendi pozisyonunu yeniden gözden geçirebilmektir.

Zihniniz size yalan söylemiyor olabilir

Bütün bunların sonunda insanın aklına rahatsız edici bir soru geliyor:

“Peki gördüğüm şeylerin hangisi gerçekten orada?”

Cevap, sandığımız kadar basit değil.

Onaylama yanlılığı dünyayı tamamen uydurmaz. İnsanların bütün kararlarını açıklamaz. Her karşıt görüşü reddettiğimiz veya yalnızca kendi düşüncemizi destekleyen bilgileri gördüğümüz anlamına da gelmez.

Daha sınırlı ama daha önemli bir şey söyler:

Bir şeyi görmemiz, onu nasıl yorumladığımızı belirlemez; fakat neye dikkat ettiğimiz, neyi hatırladığımız ve hangi kanıtı ikna edici bulduğumuz üzerinde etkili olabilir.

Bu yüzden zihinsel savunmanın ilk adımı “Ben haklı mıyım?” sorusu olmayabilir.

Bazen daha rahatsız edici bir soru gerekir:

Haklı olduğumu düşünmeme neden olan şey gerçekten kanıt mı, yoksa yalnızca görmek istediğim kanıtların birikimi mi?

Bu ayrımı yapabildiğimiz anda, kendi düşüncemizin dışına bakmak için küçük de olsa bir kapı açılır.

Ve belki de en zor düşünsel beceri budur: Kendi fikrimize karşı da, başkasının fikrine karşı olduğumuz kadar kuşkucu olabilmek.

İnsan zihninin karanlık tarafı, her zaman gerçeği saklaması değildir.

Bazen gerçek oradadır.

Biz yalnızca ona bakmak istemeyiz.

Zihnini Derinleştirmek İsteyenler İçin Anahtarlar

  1. Raymond S. Nickerson’ın 1998 tarihli “Confirmation Bias: A Ubiquitous Phenomenon in Many Guises” incelemesi, onaylama yanlılığının farklı görünümlerini ve psikolojik açıklamalarını kapsamlı biçimde ele alır. Review of General Psychology, 2(2), 175–220.
  2. Peter Wason’ın 2-4-6 sayı dizisi çalışması, insanların hipotezlerini yanlışlamaya yarayacak örnekler yerine onları doğrulayan örnekleri arama eğilimini inceleyen klasik çalışmalardan biridir.
  3. Charles G. Lord, Lee Ross ve Mark R. Lepper’ın 1979 tarihli “Biased Assimilation and Attitude Polarization” çalışması, önceden sahip olunan görüşlerin aynı kanıtların değerlendirilmesini nasıl etkileyebildiğini incelemiştir.