Etiket: Nörobilim

  • Sesleri Görmek ve Renkleri Tatmak Bir Hastalık mı?

    Sesleri Görmek ve Renkleri Tatmak Bir Hastalık mı?

    Bir piyano tuşuna basılıyor.

    Siz bir ses duyuyorsunuz.

    Başka biri ise aynı sesi duyarken zihninde sarı bir ışık beliriyor. Belki belirli bir şekil görüyor. Belki de o sesin kendine özgü bir tadı olduğunu söylüyor.

    İlk tepkiniz ne olurdu?

    “Hayal ediyor.”

    “Abartıyor.”

    “Beyninde bir sorun var.”

    Belki de daha rahatsız edici bir ihtimal var:

    Ya gerçekten onun deneyimlediği şey buysa?

    Sinestezi, duyuların ve bazı bilişsel süreçlerin alışılmışın dışında birbirine bağlandığı bir nörolojik olgudur. Bir duyusal uyarıcı, başka bir algısal deneyimi otomatik ve istemsiz biçimde tetikleyebilir. Bir harf renk çağrıştırabilir, bir ses görsel bir deneyim oluşturabilir, belirli sözcükler tat veya koku deneyimiyle eşleşebilir.

    Buradaki kritik nokta şu: Sinestezisi olan kişi çoğu zaman bunu “uydurmuyor”.

    Onun için deneyim gerçekten yaşanıyor.

    Fakat bu durum, dış dünyanın gerçekten renk değiştirdiği veya seslerin fiziksel olarak tadı olduğu anlamına da gelmiyor.

    Gerçeklik ile gerçeklik deneyimi arasındaki o ince çizgi tam burada başlıyor.

    Beyin neden tek bir dünyayı beş ayrı duyuyla kuruyor?

    Dış dünyayı doğrudan deneyimlediğimizi düşünmeye alışığız.

    Mavi bir gökyüzü görürüz.

    Kahve kokusunu alırız.

    Bir müzik duyarız.

    Bir yüzeye dokunuruz.

    Ekşi bir limonun tadını alırız.

    Bunların hepsi sanki dışarıdaki dünyanın doğrudan kopyalarıymış gibi gelir.

    Oysa beyin açısından durum bundan daha karmaşıktır.

    Gözden gelen ışık, kulaktan gelen ses dalgaları, deriden gelen basınç ve sıcaklık bilgileri, burundan gelen kimyasal sinyaller ve dilden gelen tat bilgileri sinir sisteminde işlenir. Beyin bu parçalı verilerden anlamlı bir deneyim oluşturur.

    Yani gördüğünüz kırmızı renk, beyninizin dışında duran “kırmızılık” deneyimi değildir.

    Beynin fiziksel dünyadan gelen bilgiyi işleme biçiminin sonucudur.

    Bu yüzden sinesteziyi anlamak yalnızca sıra dışı bir algı olayını anlamak değildir.

    Daha büyük bir soruya kapı açar:

    Hepimizin gerçeklik dediği şey, beynimizin oluşturduğu bir deneyim olabilir mi?

    Bu soru, sinesteziyi nörobilimin en ilginç pencerelerinden biri haline getiriyor.

    Sinestezi tam olarak nedir?

    Sinestezi kelimesi kabaca “birlikte duyum” fikrini ifade eder.

    Bilimsel literatürde farklı sinestezi türleri tanımlanmıştır. En bilinen örneklerden biri grafem-renk sinestezisidir. Bu durumda harfler veya sayılar belirli renk deneyimleriyle eşleşebilir.

    Örneğin bir kişi “A” harfini kırmızı, “B” harfini mavi ve “7” sayısını yeşil olarak deneyimleyebilir.

    Fakat bu renkler yalnızca “A bana kırmızıyı hatırlatıyor” düzeyinde olmayabilir.

    Sinestezik deneyim çoğu zaman istemsizdir.

    Kişi seçerek üretmez.

    Bir harfi gördüğünde eşleşme kendiliğinden ortaya çıkabilir.

    Başka sinestezi biçimlerinde sesler renklerle, müzik dokularla, kelimeler tatlarla veya zaman birimleri mekânsal düzenlerle ilişkilendirilebilir.

    Her sinestezinin aynı biçimde yaşandığını düşünmek ise yanlış olur.

    Bazı insanlar renkleri zihinsel olarak deneyimlerken bazıları renkleri dış dünyada gerçekten görüyormuş gibi tarif edebilir. Deneyimin yoğunluğu, biçimi ve kişiden kişiye değişen özellikleri vardır.

    Bu nedenle sinesteziyi tek bir “garip yetenek” şeklinde tanımlamak bilimsel gerçekliği fazlasıyla basitleştirir.

    Peki bu bir hastalık mı?

    Başlığın en önemli sorusu burada.

    Sinestezi tek başına otomatik olarak bir hastalık anlamına gelmez.

    Tıbbi literatürde nörolojik veya psikiyatrik bir bozuklukla eş anlamlı kabul edilmesi doğru değildir. Araştırmacılar onu daha çok farklı bir algısal deneyim biçimi olarak inceler.

    Sinestezisi olan bir kişinin deneyimi onun günlük yaşamını mutlaka bozmaz.

    Hatta bazı sinestezik bireyler bunu yaşamlarının doğal ve ayrılmaz bir parçası olarak görür.

    Onlar için “7 sayısı yeşil” demek, çoğu insanın “7 sayısı bir sayıdır” demesi kadar sıradan olabilir.

    Burada önemli ayrım şudur:

    Bir deneyimin alışılmadık olması, onun otomatik olarak patolojik olduğu anlamına gelmez.

    Tıpkı farklı insanların renkleri, müzikleri veya mekânsal ilişkileri farklı ayrıntılarla deneyimleyebilmesi gibi.

    Fakat algısal deneyimdeki değişiklik sonradan ortaya çıkıyorsa, travma, nörolojik hastalık, ilaç kullanımı veya başka bir durumla birlikte görülüyorsa mesele farklı değerlendirilebilir.

    Bu nedenle “sinestezi = hastalık” denklemi bilimsel olarak fazla kaba kalır.

    En ürkütücü soru: Beyin gerçekten olmayan bir rengi mi görüyor?

    Bir sinestezik “Bu ses kırmızı” dediğinde, bunu mecaz olarak mı anlamalıyız?

    Araştırmaların önemli bir bölümü bunun yalnızca şiirsel bir benzetme olmadığını düşündürüyor.

    Özellikle grafem-renk sinestezisinde, harf veya sayı ile renk arasındaki eşleşmelerin otomatik özellik taşıdığı çeşitli deneysel yöntemlerle araştırıldı.

    Örneğin Stroop benzeri deneylerde sinestezik kişinin alışılmış renk eşleşmesiyle çelişen gerçek bir renk gösterildiğinde performans etkilenebiliyor.

    Bu önemli.

    Çünkü kişi yalnızca “Ben bu harfi mavi olarak düşünüyorum” demiyor.

    Beyindeki renk deneyimi, görevin performansını etkileyebilecek kadar güçlü bir işlem oluşturabiliyor.

    Bazı araştırmalar sinestezik renklerin görsel sistemde gerçek renk işlemlemelerine benzeyen özellikler gösterebildiğini de ortaya koydu.

    Bu, sinestezik deneyimin “uydurulmuş” olduğu anlamına gelmez.

    Tam tersine, beynin bir uyaranı işlerken normalde ayrı tuttuğumuz algısal özellikleri nasıl birbirine bağlayabildiğine dair önemli ipuçları verir.

    Beyinde kablolar birbirine mi karıştı?

    Sinestezi hakkında yıllardır öne sürülen açıklamalardan biri, farklı duyusal veya bilişsel alanlar arasındaki bağlantıların alışılmışın dışında olmasıdır.

    Beyinde birbirinden tamamen kopuk duyusal kutular bulunduğunu düşünmek zaten doğru değildir.

    Görme, işitme, dokunma ve diğer duyular arasında sürekli etkileşim vardır. Beyin, çevredeki olayları anlamlandırmak için farklı duyulardan gelen bilgileri bir araya getirir.

    Buna çokduyulu bütünleştirme denir.

    Örneğin bir kişinin dudak hareketlerini görmek, konuşmanın işitsel olarak nasıl algılandığını etkileyebilir.

    Bir nesnenin görüntüsü ve çıkardığı ses birlikte algılandığında, beyin bu bilgileri ayrı ayrı işlemek yerine ortak bir olayın parçaları olarak değerlendirebilir.

    Sinestezi ise bu çapraz bağlantıların bazı durumlarda daha belirgin veya farklı biçimde devreye girmesiyle ilişkili olabilir.

    Ancak “beyinde yanlış kablolar var” açıklaması da tek başına yeterli değildir.

    Sinestezinin nörolojik temelinin birden fazla mekanizmayla ilişkili olabileceği düşünülüyor. Gelişimsel süreçler, genetik yatkınlık, öğrenme ve beynin farklı bölgeleri arasındaki bağlantılar araştırma konusu olmaya devam ediyor.

    Bilimin henüz bütün sinestezi türleri için tek ve kesin bir açıklaması yok.

    Bu belirsizlik, konuyu daha az ilginç değil, daha ilginç hale getiriyor.

    Ya algıladığımız dünya zaten bir yorum ise?

    Burada sinestezi bizi daha büyük bir probleme götürüyor.

    Normalde algımızı gerçekliğin kendisi olarak kabul ediyoruz.

    Bir masaya bakıyoruz ve masa orada.

    Ama beynimiz masadan gelen ışığı, çevresel kontrastları, renkleri, şekilleri, mesafeyi ve geçmiş deneyimleri bir araya getirerek bir algı oluşturuyor.

    Sinestezi bize bu sistemin ne kadar kişisel olabileceğini gösteriyor.

    İki insan aynı müziği dinliyor olabilir.

    Birinin zihninde hiçbir renk oluşmaz.

    Diğerinin zihninde turuncu ve mor tonları belirir.

    Üçüncü kişi müziği belirli geometrik biçimlerle ilişkilendirebilir.

    Dışarıdaki fiziksel uyaran aynıdır.

    Deneyim aynı değildir.

    Bu, “gerçeklik tamamen kişiseldir” demek değildir.

    Dış dünyanın fiziksel özellikleri vardır.

    Fakat o dünyanın bilinçteki görünümü, beynin bilgiyi işleme biçiminden bağımsız değildir.

    Sinestezi bu ayrımı çıplak gözle görebileceğimiz kadar belirgin hale getirir.

    Sesin tadı nasıl olabilir?

    Daha sıra dışı sinestezi örnekleri burada ortaya çıkıyor.

    Bazı kişiler belirli kelimeleri duyduklarında belirli tatlar veya ağızda belirli duyumlar yaşadıklarını bildiriyor.

    Bir kelime çikolata tadını çağrıştırabilir.

    Başka bir kelime metalik bir tatla eşleşebilir.

    Bir isim belirli bir koku hissi oluşturabilir.

    Burada da “çağrışım” kelimesi bazen yetersiz kalabilir.

    Çünkü sıradan çağrışımda kişi bir şeyi başka bir şeyle ilişkilendirir.

    Sinestezik deneyimde ise eşleşme istemsiz ve tekrar edilebilir olabilir.

    Yine de önemli bir ayrım var.

    Her güçlü çağrışım sinestezi değildir.

    Bir şarkının size çocukluğunuzu hatırlatması sinestezi anlamına gelmez.

    Bir rengin size belirli bir duyguyu çağrıştırması da tek başına sinestezi değildir.

    Bilimsel araştırmalarda sinesteziyi değerlendirmek için deneysel tutarlılık, otomatiklik ve kişinin özbildirimi gibi farklı ölçütler kullanılmıştır. Son araştırmalar ise bu ölçütlerin de sanıldığından daha karmaşık olabileceğini gösteriyor.

    Yani beynin sınırlarını araştırırken kullandığımız testlerin kendisini de sorgulamamız gerekiyor.

    Herkes biraz sinestezik olabilir mi?

    Bu soru bilim dünyasında uzun süredir ilgi çekiyor.

    Çünkü insan beyni zaten duyular arasında bağlantılar kuruyor.

    Bir yiyeceğin görüntüsü iştahı etkileyebilir.

    Bir ses, bir mekânın görüntüsünü çağrıştırabilir.

    Müzik dokunma veya hareket hissi uyandırabilir.

    Bazı seslerin neden “keskin”, “yuvarlak”, “yumuşak” veya “sert” olarak tarif edildiğini düşündüğünüzde bile duyular arasındaki ilişkilerin günlük algımızda ne kadar yaygın olduğunu görebilirsiniz.

    Fakat bu tür çapraz duyusal ilişkiler ile klinik veya araştırma bağlamında sinestezi olarak tanımlanan deneyimleri birbirine eşitlemek doğru olmaz.

    Sinestezide belirli eşleşmelerin otomatik, kişiye özgü ve çoğu durumda belirgin biçimde tekrarlanabilir olması araştırmacılar için önemlidir.

    Dahası, son yıllardaki çalışmalar sinestezik eşleşmelerin her zaman tamamen değişmez olmadığını gösteriyor.

    Bazı harf-renk eşleşmeleri zaman içinde değişebilir veya farklı derecelerde tutarlılık gösterebilir.

    Bu da sinesteziyi katı bir “beyinde sabitlenmiş renk tablosu” olarak düşünmenin yetersiz olduğunu gösteriyor.

    Beyin bize dünyayı mı gösteriyor, yoksa dünyayı mı kuruyor?

    Sinestezi konusunda en rahatsız edici soru belki de budur.

    Beyin dış dünyadan gelen bilgiyi pasif biçimde göstermiyor.

    Onu seçiyor.

    Birleştiriyor.

    Önceliklendiriyor.

    Eksik bilgileri tamamlıyor.

    Anlamlandırıyor.

    Ve sonunda bize bütünlüklü bir deneyim sunuyor.

    Çoğu zaman bu işlemlerin hiçbirini fark etmiyoruz.

    Çünkü algı kusursuz bir pencere gibi çalışıyor.

    Sinestezi bu pencerenin camını görünür hale getiriyor.

    Bir insanın duyduğu sesi renk olarak deneyimlemesi, dünyanın “bozulmuş” olduğu anlamına gelmiyor.

    Belki de bu durum, beynin dünyayı zaten belirli bir biçimde işlediğini daha açık şekilde gösteriyor.

    Bizim olağan kabul ettiğimiz algı da sonuçta bir sinir sistemi ürünüdür.

    Sinestezik kişi ile sinestezik olmayan kişi arasında yalnızca “doğru algı” ve “yanlış algı” ayrımı yapmak bu nedenle fazlasıyla basit kalır.

    Daha doğru soru şudur:

    Aynı fiziksel dünyayı neden farklı bilinçler farklı biçimlerde deneyimliyor?

    Sinestezi bize manipülasyon hakkında ne öğretiyor?

    Manipülasyonun temel araçlarından biri, kişinin ne gördüğünü ve ne hissettiğini yönlendirmektir.

    Reklam bunu yapar.

    Propaganda bunu yapar.

    Sinema bunu yapar.

    Sosyal medya bunu yapar.

    Bir görüntüye müzik eklendiğinde aynı görüntünün duygusal anlamı değişebilir. Bir haber başlığının seçimi, aynı olayın farklı algılanmasına yol açabilir. Renkler, sesler, yüz ifadeleri ve kelimeler birlikte kullanıldığında beynin farklı bilgi kanallarını aynı anda işleme kapasitesinden yararlanılabilir.

    Bu sinestezi değildir.

    Ama aynı temel gerçeği hatırlatır:

    Algı, yalnızca gördüğümüz şeyden oluşmaz.

    Beyin farklı duyusal ve bilişsel bilgileri bir araya getirerek bir deneyim oluşturur.

    Manipülatif iletişim de bu sürecin açıklarını veya doğal eğilimlerini kullanabilir.

    Bir görüntü korkutucu bir müzikle birleştirildiğinde görüntünün kendisi değişmez.

    Ama sizin görüntüyü deneyimleme biçiminiz değişebilir.

    İşte burada sinestezi ilginç bir karşılaştırma sunar.

    Sinestezik beyinde duyular arasındaki sıra dışı bağlantılar bilinçli olarak seçilmez.

    Manipülatif iletişimde ise dışarıdan verilen uyaranlar bilinçli olarak tasarlanabilir.

    Biri nörolojik bir farklılık, diğeri iletişim stratejisidir.

    Fakat her ikisi de bize algının pasif bir kayıt cihazı olmadığını hatırlatır.

    Peki sinestezik insanlar dünyayı bizden daha mı farklı görüyor?

    Evet, bazı açılardan farklı deneyimliyor olabilirler.

    Ama buradan “dünyayı daha doğru görüyorlar” veya “daha yaratıcılar” gibi genellemeler çıkarmak mümkün değildir.

    Sinestezi ile yaratıcılık arasında popüler kültürde güçlü bir ilişki kuruluyor.

    Bazı sanatçıların ve müzisyenlerin sinestezik deneyimlerinden söz etmiş olması bu ilgiyi artırdı.

    Ancak bir kişinin sinestezik olması otomatik olarak daha yaratıcı olduğu anlamına gelmez.

    Aynı şekilde sinestezi bir “üstün algı yeteneği” olarak da görülmemeli.

    Bazı durumlarda ek bir algısal bilgi faydalı olabilir.

    Bazı durumlarda ise dikkat dağıtıcı olabilir.

    Önemli olan, beynin farklı çalışmasının otomatik olarak daha iyi veya daha kötü anlamına gelmemesidir.

    Farklıdır.

    Ve nörobilimin ilgisini çeken de tam olarak budur.

    Gerçeklik dediğimiz şeyin ne kadarını seçiyoruz?

    Bir odaya girdiğinizde yüzlerce ayrıntı gözünüze ulaşabilir.

    Ama hepsini bilinçli olarak fark etmezsiniz.

    Bir konuşmada bazı kelimeleri hatırlarsınız, bazılarını unutursunuz.

    Bir yüzün ifadesini olduğundan daha tehditkâr veya daha sıcak algılayabilirsiniz.

    Bir kokuyu çocukluğunuzdan bir anıyla ilişkilendirebilirsiniz.

    Bütün bunlar, beynin duyusal veriyi yalnızca kaydetmediğini gösterir.

    Onu işler.

    Bu nedenle algı hakkında düşündüğümüzde iki uçtan da kaçınmak gerekir.

    Birinci uç, “Beynimiz dünyayı birebir kaydeder” düşüncesidir.

    İkinci uç ise “Her şey tamamen zihnimizde, gerçek diye bir şey yok” sonucudur.

    Bilim bu iki sloganın arasındaki çok daha karmaşık bölgede çalışır.

    Dış dünyada fiziksel olaylar vardır.

    Beyin bu olaylardan bilgi alır.

    Fakat ortaya çıkan bilinçli deneyim, yalnızca dışarıdaki fiziksel olayın kendisi değildir.

    Sinestezi, bu farkı olağanüstü görünür hale getirir.

    Belki de sorun sesleri görmek değil

    “Sesleri görmek” kulağa imkânsız geliyor.

    Çünkü sesin ne olduğunu bildiğimizi düşünüyoruz.

    Ses işitilir.

    Renk görülür.

    Tat alınır.

    Bu ayrım gündelik deneyimimizde o kadar sağlamdır ki başka türlü bir algıyı düşünmek bile zorlaşır.

    Fakat bu sınırlar doğanın bize verdiği değişmez yasalar gibi değildir.

    Beynin duyusal sistemleri arasında etkileşim vardır.

    Sinestezi, bu etkileşimin bazı insanlarda alışılmışın dışında bir biçim alabileceğini gösteriyor.

    Ve belki de asıl şaşırtıcı olan sinestezik birinin kırmızı bir sesi deneyimlemesi değil.

    Bizim kendi algımızı bu kadar kesin ve değişmez sanmamız.

    Çünkü gördüğünüz dünya ile beyninizin size gösterdiği dünya arasında görünmeyen bir işlem katmanı bulunuyor.

    O katmanı çoğu zaman fark etmiyoruz.

    Sinestezi ise perdenin kenarını hafifçe aralıyor.

    Ve geride şu soru kalıyor:

    Gördüğümüz dünya gerçekten dışarıda olan şey mi, yoksa beynimizin bize yaşayabileceğimiz biçime dönüştürdüğü şey mi?

    Zihnini Derinleştirmek İsteyenler İçin Anahtarlar

    1. Rich, A. N. & Mattingley, J. B. (2002), Anomalous perception in synaesthesia: A cognitive neuroscience perspective, Nature Reviews Neuroscience.
    2. Van der Veen, F. M. ve ark. (2014), Grapheme-color synesthesia interferes with color perception in a standard Stroop task, Neuroscience.
    3. Uno, K., Asano, M. & Yokosawa, K. (2021), Consistency of synesthetic association varies with grapheme familiarity: A longitudinal study of grapheme-color synesthesia, Consciousness and Cognition.