Bir olay hakkında ne düşündüğünüzü sorsam, çoğu zaman cevabı araştırmazsınız.
Bir şey hatırlarsınız.
Bir görüntü. Bir haber. Bir konuşma. Bir insan. Bir kaza. Bir korku. Belki yıllar önce duyduğunuz tek bir cümle.
Sonra zihniniz çok daha sinsi bir şey yapar.
Hatırlayabildiğiniz şeyi, önemliymiş gibi algılamaya başlarsınız.
Önemli olanı da daha sık olmuş sanabilirsiniz.
Daha sık olanı daha olası.
Daha olası olanı da daha doğru.
İşte burada hafızanız ile gerçeklik arasındaki mesafe açılmaya başlar.
Zihniniz önce arşive değil, erişilebilen dosyaya gider
Bir olayın ne kadar yaygın olduğunu değerlendirmeye çalıştığınızı düşünün.
Size zor bir soru soruluyor:
“Bu olayın gerçekleşme ihtimali ne kadar?”
Bunu hesaplamak zahmetlidir.
Veri gerekir. Karşılaştırma gerekir. Oran gerekir. Bazen uzmanlık gerekir.
Zihin ise her zaman bu kadar çalışmak istemez.
Daha kolay bir soru bulur:
“Bu olayla ilgili aklıma ne kadar kolay örnek geliyor?”
İşte erişilebilirlik kestirmesi burada devreye girer.
Amos Tversky ve Daniel Kahneman’ın 1973 yılında ortaya koyduğu erişilebilirlik yaklaşımı, insanların bir olayın sıklığını veya olasılığını değerlendirirken o olaya ilişkin örneklerin zihinde ne kadar kolay canlandığından etkilenebildiğini gösteriyordu.
Sorun şu:
Bir şeyin zihinde kolay canlanması, onun gerçekte sık meydana geldiği anlamına gelmez.
Zihnin önündeki kapı ile dünyanın gerçek dağılımı aynı şey değildir.
Bir şey neden daha kolay hatırlanır?
Burada hafızanın küçük bir oyunu var.
Bazı olaylar sıradan oldukları için değil, dikkat çekici oldukları için zihinde daha kolay yer edinir.
Bir uçak kazasını düşünün.
Tek bir olay bile görüntüleriyle, haber başlıklarıyla, insanların tepkileriyle ve tekrar tekrar anlatılmasıyla olağanüstü derecede erişilebilir hale gelebilir.
Buna karşılık her gün gerçekleşen, sessiz ve sıradan olaylar zihinde aynı izi bırakmayabilir.
Binlerce kez gerçekleşen sıradan bir olayın hiçbir görüntüsü olmayabilir.
Ama nadir gerçekleşen bir olayın görüntüsü günlerce karşınıza çıkabilir.
Sonra bir gün kendinize şu soruyu sorarsınız:
“Bu ne kadar sık oluyor?”
Cevap vermeden önce hafızanızdan bir örnek gelir.
Sonra bir tane daha.
Sonra bir tane daha.
Ve fark etmeden sayım yapmaya değil, hatırlamaya başlamış olursunuz.
Hafızanın sesi yükseldikçe gerçek büyümüyor
Buradaki kritik ayrım basit ama rahatsız edici:
Hatırlanabilirlik ile olasılık aynı şey değildir.
Bir bilgi ne kadar canlı, çarpıcı, korkutucu veya tekrar edilmişse zihinde o kadar kolay bulunabilir.
Fakat kolay bulunması, doğru olduğu anlamına gelmez.
Bu yüzden bir olay hakkında karar verirken zihninize ilk gelen örneğin neden orada olduğunu sormak önemlidir.
Onu gerçekten sık olduğu için mi hatırlıyorsunuz?
Yoksa sıra dışı olduğu için mi?
Duygusal olduğu için mi?
Size defalarca gösterildiği için mi?
Birisi özellikle anlattığı için mi?
Kişisel olarak yaşadığınız için mi?
Bu soruların her biri aynı zihinsel mekanizmanın farklı kapılarını açar.
Korku, hafızanın sesini yükseltebilir
Korkutucu bir olayın zihinde sıradan bir olaydan daha canlı kalması şaşırtıcı değildir.
Çünkü karar verirken yalnızca “bilgi” ile karşılaşmayız.
Bilginin taşıdığı duyguyla da karşılaşırız.
Bir haber size yalnızca bir olay anlatmaz.
Bir görüntü gösterebilir.
Bir yüz gösterebilir.
Bir çığlık duyurabilir.
Bir çocuğun ağladığını gösterebilir.
Bir evin yandığını gösterebilir.
Bir insanın çaresizliğini tekrar tekrar önünüze koyabilir.
Böyle bir olay hafızada yalnızca bir cümle olarak kalmaz.
Bir sahneye dönüşür.
Ve sahneler, soyut oranlardan çok daha kolay çağrılabilir.
Sonra başka bir olay hakkında düşünürken o sahne yeniden belirir.
Zihin size “Bu çok sık oluyor” demeyebilir.
Ama bazen bunu hissettirebilir.
İşte tehlikeli bölüm tam burada başlar.
Çünkü bir şeyi hissetmek, onu ölçmüş olmak değildir.
Bir haber size ne olduğunu değil, neyi hatırlayacağınızı da bırakabilir
Manipülasyonun en ilginç taraflarından biri, insanlara doğrudan ne düşüneceklerini söylemek zorunda olmamasıdır.
Bazen yalnızca hangi örneklerin zihinde daha kolay bulunacağını değiştirmek yeterlidir.
Bir olay tekrar tekrar gösterildiğinde, aynı olayın farklı görüntüleri dolaşıma sokulduğunda veya benzer örnekler sürekli öne çıkarıldığında, zihinsel erişilebilirliği artabilir.
Burada önemli bir ayrım var:
Bu, herhangi bir haberin veya medya içeriğinin otomatik olarak insanları manipüle ettiği anlamına gelmez.
Mesele daha basit.
Zihnin elindeki örnek havuzu, neyi değerlendireceğini etkileyebilir.
Ve bu havuz tamamen nötr değildir.
Ne gördüğünüz, neyi hatırladığınız üzerinde etkili olabilir.
Ne hatırladığınız da neyin önemli veya yaygın göründüğünü etkileyebilir.
Böylece küçük bir fark, kararın giriş kapısına dönüşebilir.
En unutulmaz örnek, en tipik örnek olmayabilir
Bir şeyi değerlendirirken zihninizin size tek bir örnek sunduğunu düşünün.
Bu örnek olağanüstü.
Çarpıcı.
Duygusal.
Belki korkutucu.
Üstelik ayrıntılarıyla hatırlıyorsunuz.
Şimdi aynı olayın gerçekte ne kadar sık gerçekleştiğini tahmin etmeniz isteniyor.
Zihninizin önünde iki farklı bilgi türü var:
Bir tarafta canlı bir anı.
Diğer tarafta soyut bir gerçeklik.
Canlı olan genellikle daha hızlı gelir.
İstatistik ise zihinde daha az dramatik olabilir.
Sorun da burada.
Gerçeklik çoğu zaman heyecan verici değildir.
Hafıza ise öyle olabilir.
Bu nedenle zihniniz bazen dünyayı olduğu haliyle değil, zihninizde en kolay yeniden kurulabilen haliyle değerlendirebilir.
“Bunu hatırlıyorum” neden “bu sık oluyor”a dönüşüyor?
Çünkü zihnimiz her karar için sıfırdan araştırma yapmak üzere tasarlanmış bir hesap makinesi gibi çalışmaz.
Belirsizlik altında hızlı karar vermek zorundayız.
Her gün karşılaştığımız sayısız olayın gerçek sıklığını hesaplamamız mümkün değil.
Bu yüzden zihinsel kestirmeler işe yarar.
Erişilebilirlik de çoğu durumda hızlı bir değerlendirme sağlar.
Fakat kestirme, hata üretmeye başladığında sorun ortaya çıkar.
Tversky ve Kahneman’ın çalışmaları tam da bu noktaya dikkat çekiyordu: Zihinde kolay erişilen örnekler, gerçek sıklıkla ilişkili olabilir; ancak erişilebilirliği etkileyen başka unsurlar da bulunduğundan sistematik yanılgılar ortaya çıkabilir.
Yani mekanizma tamamen saçma değildir.
Tam tersine.
İşe yaradığı için güçlüdür.
Ve tam da bu nedenle fark edilmesi zordur.
Hafızanız size yalan söylemek zorunda değil
Burada daha ince bir mesele var.
Sorun her zaman yanlış hatırlamak değildir.
Bazen hafızanız doğru bir olayı doğru biçimde hatırlar.
Ama o doğru anıyı yanlış soruya cevap vermek için kullanırsınız.
“Böyle bir şey oldu mu?”
Evet.
“Bunu hatırlıyor muyum?”
Evet.
“Peki ne kadar sık oluyor?”
İşte burada işler değişir.
Bir olayın gerçekleşmiş olması ile ne kadar yaygın olduğu birbirinden farklı sorulardır.
Fakat zihnimiz bu soruları bazen birbirine yaklaştırabilir.
Bir örneğin zihinde hazır bulunması, onun önemini ve olasılığını olduğundan büyük hissettirebilir.
Hafızadaki dosya doğrudur.
Ama dosyanın temsil ettiği dünyanın tamamı değildir.
Sosyal medya bu mekanizmayı neden özellikle görünür hale getiriyor?
Burada daha dikkatli olmak gerekiyor.
“Algoritmalar beynimizi hackliyor” demek kolaydır.
Ama bu kadar basit bir açıklama, gerçekte ne olduğunu anlamamızı sağlamaz.
Daha temel bir şey söyleyebiliriz:
Dijital ortamlar bize çok sayıda içerik sunar ve bazı içerikler diğerlerinden daha fazla dikkat çekebilir.
Aşırı duygusal, sıra dışı veya tartışmalı bir olayla tekrar tekrar karşılaşmak, o olayın zihinsel olarak erişilebilirliğini artırabilir.
Bir süre sonra telefonun ekranında gördüğünüz dünya ile dış dünyadaki olayların gerçek dağılımını birbirine karıştırmanız mümkün hale gelir.
Ekran size dünyanın tamamını göstermez.
Ama zihniniz, tekrar tekrar karşılaştığı parçaları dünyanın kendisiymiş gibi kullanmaya başlayabilir.
Bir konu sürekli karşınıza çıkıyorsa, bir noktada şu soruyu sormak gerekir:
Ben bu olayın ne kadar yaygın olduğunu mu biliyorum, yoksa ne kadar sık karşıma çıktığını mı biliyorum?
İkisi aynı şey değil.
Bir insan hakkında karar verirken de aynı tuzağa düşebilirsiniz
Diyelim ki biri hakkında olumsuz bir düşünceniz var.
“Güvenilmez biri.”
Neden?
Bir olay hatırlıyorsunuz.
Sonra başka bir olay.
Sonra üçüncüsü.
Zihniniz size kanıt dosyasını açıyor.
Ama dosyanın tamamını açıp açmadığını bilmiyorsunuz.
İyi davranışları neden hatırlamıyorsunuz?
Sıradan davranışlar neden zihninizde aynı canlılıkta değil?
Olumsuz olaylar daha çarpıcı olduğu için mi?
Bir kez oluşan kanaatiniz sonraki olayları seçerek hatırlamanıza neden olmuş olabilir mi?
Burada erişilebilirlik başka zihinsel süreçlerle iç içe geçebilir.
Ve sonuçta kişi hakkında verdiğiniz hüküm yalnızca yaşanmış olayların toplamından değil, hangi olayların zihninizde daha kolay erişilebilir olduğundan da etkilenebilir.
Bu, “hafızanız tamamen yanılıyor” demek değildir.
Daha rahatsız edici bir şeydir.
Hafızanız doğru parçaları kullanırken bile yanlış bir bütüne ulaşabilirsiniz.
Propagandanın gücü bazen tekrarın kendisinde değil, hatırlanabilirlikte gizlidir
Bir iddiayı yüz kez duymanız, onu yüz kez doğrulamış olmaz.
Ama yüzüncü karşılaşmada o iddia size ilk karşılaşmadaki kadar yabancı gelmeyebilir.
Bu noktada erişilebilirlik ile başka psikolojik süreçlerin birbirine karıştırılmaması gerekir. Tekrar, tanıdıklık ve doğruluk hissi aynı mekanizma değildir.
Yine de iletişim açısından önemli bir ortak zemin vardır:
Zihinde kolay bulunan bilgi, değerlendirme sırasında daha hızlı masaya gelebilir.
Bu yüzden propaganda ve ikna iletişimi üzerine düşünürken yalnızca “Ne söylendi?” sorusuna bakmak yetersiz olabilir.
Bir başka soru daha vardır:
“İnsanların zihninde hangi örnekler hazır tutuluyor?”
Çünkü bazen düşüncenin yönünü değiştirmek için yeni bir fikir vermek gerekmez.
Eski bir görüntüyü tekrar tekrar hatırlatmak yeterli olabilir.
En tehlikeli manipülasyon, sana ne düşüneceğini söylemeyebilir
Birinin size “Bundan kork” demesi kolay fark edilir.
Ama size korkacağınız örnekleri sürekli göstermesi daha farklıdır.
Birinin “Bu insanlar tehlikeli” demesi doğrudan bir iddiadır.
Fakat sürekli aynı türden olumsuz örnekleri önünüze koyması, zihninizin o gruba ilişkin hangi görüntülerle dolacağını değiştirebilir.
Burada niyet meselesini ayrıca değerlendirmek gerekir.
Her tekrar manipülasyon değildir.
Her çarpıcı haber kasıtlı yönlendirme değildir.
Her editoryal tercih bir propaganda planı değildir.
Fakat mekanizmayı anlamak için niyeti varsaymak da gerekmez.
Önce daha basit soruyu sorun:
Benim zihnimde hangi örnekler gereğinden fazla hazır?
Hafızanızdaki en parlak dosyayı kapatıp bir an bekleyin
Bir konuda güçlü bir kanaatiniz olduğunu düşünün.
Şimdi kendinize küçük bir test uygulayın.
Aklınıza gelen ilk üç örneği yazın.
Sonra durun.
Bu üç örneğin neden özellikle bunlar olduğunu düşünün.
Sıradan mıydılar?
Yoksa sıra dışı mı?
Kişisel miydiler?
Duygusal mıydılar?
Çok mu konuşuldular?
Görüntülü müydüler?
Yakın zamanda mı yaşandılar?
Ve daha önemlisi:
Hatırlayamadığınız örnekler hakkında ne biliyorsunuz?
Bu soru kolay değildir.
Çünkü insan zihni yokluğu listeleyemez.
Hatırlamadığınız olaylar önünüzde durmaz.
Sessiz olan veri, zihnin içinde sessiz kalır.
Bu nedenle erişilebilirlik yanlılığını fark etmenin ilk adımı, hatırladığınız şeyin değerini küçümsemek değil; onun neden bu kadar kolay hatırlandığını sorgulamaktır.
Bazen ilk cevap doğru olabilir. Mesele buna güvenip güvenmediğiniz
Erişilebilirlik kestirmesi, insan zihninin her zaman yanlış sonuç verdiğini söylemez.
Zaten mesele bu değil.
Kolay hatırlanan bilgi bazen gerçekten önemlidir.
Sık karşılaştığımız olaylar doğal olarak daha erişilebilir olabilir.
Deneyim de karar vermeyi kolaylaştırabilir.
Sorun, zihnin erişilebilirliği gerçekliğin ölçüsü olarak kullanmaya başladığı noktada ortaya çıkar.
Bu yüzden yapılacak şey her sezgiyi reddetmek değildir.
Her hatıraya şüpheyle saldırmak da değildir.
Daha basit bir fren yeterli olabilir:
“Bu bana neden bu kadar kolay geliyor?”
Bu soru, cevabı değiştirmese bile kararın nasıl oluştuğunu görünür hale getirebilir.
Ve bazen asıl ihtiyaç duyduğumuz şey yeni bir bilgi değil, zihnimizin hangi bilgiyi neden öne çıkardığını fark etmektir.
Zihninizin arşivcisi kim?
Bir olayın ne kadar sık olduğunu düşünüyorsunuz.
Aklınıza ilk örnek geliyor.
Sonra ikinci.
Sonra üçüncü.
Bir kanaat oluşuyor.
Belki karar veriyorsunuz.
Belki korkuyorsunuz.
Belki birinden uzaklaşıyorsunuz.
Belki bir habere inanıyorsunuz.
Belki bir riski olduğundan büyük, başka bir riski olduğundan küçük görüyorsunuz.
Peki bütün bunların başlangıcında ne vardı?
Bir veri tabanı mı?
Bir oran mı?
Yoksa hafızanızda ışığı açık kalan tek bir dosya mı?
Çünkü zihninizde en kolay bulunan şey, dünyanın en sık gerçekleşen şeyi olmayabilir.
Ve belki de kendinize sormanız gereken en rahatsız edici soru şu:
Hatırladığım şey gerçekten en önemli olan mı, yoksa sadece bana en kolay gösterilebilen mi?
Zihnini Derinleştirmek İsteyenler İçin Anahtarlar
- Amos Tversky & Daniel Kahneman – “Availability: A Heuristic for Judging Frequency and Probability” (1973)
Erişilebilirlik kestirmesinin temel çalışmalarından biridir. İnsanların sıklık ve olasılık değerlendirmelerinde zihinde kolay canlanan örneklerden nasıl yararlanabildiğini ve bunun nasıl sistematik yanılgılara yol açabildiğini inceler.
Çalışmaya göz at - Amos Tversky & Daniel Kahneman – “Judgment under Uncertainty: Heuristics and Biases” (1974)
Belirsizlik altında kullanılan zihinsel kestirmeleri ve bunların karar verme üzerindeki etkilerini ele alan klasik Science çalışmasıdır. Erişilebilirlik, temsiliyet ve çıpalama gibi mekanizmaları aynı çerçevede tartışır.
PubMed kaydı - Daniel Kahneman – Thinking, Fast and Slow (2011)
Hızlı ve sezgisel düşünme ile daha yavaş ve kontrollü düşünme arasındaki ilişkiyi ele alan kitapta “The Science of Availability” ve “Availability, Emotion, and Risk” bölümleri doğrudan bu konuya ayrılmıştır.
Kitap hakkında bilgi
